Bugünün dünyasında bir kitapçıda kitapları karıştırırken Kendime Düşünceler, Marcus Aurelıus şeklinde kitap ismini okuduğumuzda aklımıza üşüşen düşünceler ile MS 180 yıllarında yaşarken, Marcus’un not defterine aktardığı düşünceler aynı mıydı?
Demek istiyorum ki bundan yaklaşık 1900 yıl önce insanlık aynı sorularla ve o sorulara verilebilen cevaplarla mı karşılaşıyordu? Evet, işte bu sebeple bu kitabı elinize alıp bir çırpıda okuyup bitirmemelisiniz. “…Kitap 132 sayfa hâlâ mı elinde?…” sorusu ile karşılaşırsanız, cevap vermek yerine sadece gülümseyiniz. Sebebini ise kitabı okuduğunuzda anlayıp eminim bana hak vereceksiniz. Bu kitap bir başucu kitabı olmalı ve birkaç kere okuduktan sonra da arada “fal tutar gibi” kitabın herhangi bir sayfasını açıp ne gibi bir konu ve ele alınışı ile karşılacağınıza bakıp entellektüel bir eğlence içinde olabilirsiniz.
Birkaç yerde daha yazmıştım tekrar yazacağım: “…Bizde daha neler var neler? O zaman nedir bu Roma İmparatoruna yapılan övgüler?… Neden Marcus Aurelıus’un Kendime Düşüncelerini okuyoruz?…” Bakarsak da genellikle bu sorular okumayı çok da sevmeyen zorunluluktan bir iki okuma yapan kişilerden gelir. Bu kadar net söyleyebilirim çünkü gerçek bir okur her düşünceden yazılmış metinleri okur ki gerçekçi bir mukayese yapabilsin. Tekrar dönelim konumuza… Marcus Aurelıus, MS 165- 180 yılları arasında iç savaşlar, Germen Savaşları ve yaşanan büyük salgınlar sırasında Medidations başlığı altında cephelerde, çadırlarda iken bir yandan deşarj olmak bir yandan da kendini eğitmek amacıyla notlar alıyordu yani yayımlamak amacıyla yazmıyordu. Düşüncelerini hem kendisi içselleştirmeye çalışıyor hem de bir çeşit miras bırakıyordu. Tıpkı İmparator Hadrianus’un kendisine yazdığı ve miras bıraktığı notlar gibi…
Biliyor musunuz Roma’da imparatorluğun sürekliliğini çoğu zaman biyolojik mirasla değil zekâ ve düşünsel mirasla sağlıyorlardı. Örneğin, Hadrianus ölmeden önce Antoninus Pius’u evlat edindi ve bu sırada ona Marcus Aurelıus ve Lucıus Verus’u evlat edinmesi şartını koştu. Bu durum da Roma tarihinde nadir görülen bir dönemi ortaya çıkardı, iki kardeş (Marcus Aurelıus ile Lucius), imparatorluğu birlikte yönettiler.
Şimdi şöyle bir blogumu taradıktan sonra farkettim ki Roma tatilinden önce okuduğum kitaplardan biri olan Hadrianus’un Anıları adındaki kitaptan burada bahsetmemişim. En kısa zamanda bu kitap hakkında da yazayım.
Okuduğum kaynaklara göre Marcus Aurelıus ve dedesi Hadrianus’u birlikte ele alarak bir karşılaştırma yapayım. Hadrianus, entelektüel, gezgin, mimar ruhlu ve disiplinli bir imparatordu. Marcus Aurelius’da kendini sürekli sorgulayan bir yönetici, stoacı, içe dönük ve ahlaki sorumluluğu yüksek bir imparatordu. Hadrianus onu hep gözlemler ve düşünce yapısını, davranışlarını beğenirdi. Yaşadıklarını ve yaşadıklarından çıkardığı anlamları da torunu Marcus’a kalıcı olarak iletmek için notlar aldı. Belli ki Marcus’da dedesinden bu güzel özelliği alarak kendi düşüncelerini kaleme aldı. Bu sayede bizler de yaklaşık 1900 yıl öncesinden günümüze ışık tutan düşünceleri okuma şansı bulmuş olduk.
Gelelim kitaptan bir kaç alıntı yazmaya: İlk yazacağım cümlelerin, pek çok yavaş yaşamı destekleyen kişi gibi benim de “Sakin ve sıcak yaşanacak kış akşamları” yazımın birinci maddesindeki gibi olduğu dikkatli ve ilgili okurlar tarafından görülecektir:
Ey dünya, seninle uyumlu olan her şey benimle de uyumludur. Senin için zamanında olan şey, benim için erken veya geç değildir. Ey doğa, mevsimlerinden gelen her şey meyvedir bana. Her şey senden gelir, her şey sende var olur, her şey sana döner…
Hiçbir işi gelişigüzel ve sanatın temel ilkelerine uyumsuz yapma.
Sürekli şimdi var olan her şeyin bizden önce de var olduğunu ve gelecekte de var olacağını düşün. Örneğin, Hadrianus’un, Antoninus’un, Philippos’un, Alexandros’un, Kroisos’un sarayları gibi bizzat gördüğün ya da kadim tarihten öğrendiğin bütün dramları ve benzer sahneleri gözünün önüne getir. Bu gördüğün sahnelerde yalnızca oyuncular farklı.
Ve bizzat tanıdığım onlarcası. Biri arkadaşını gömdü, sonra gömeni de bir diğeri, onu gömen üçüncüyü de birileri gömdü, hem de kısacık bir sürede oldu hepsi. Sözün özü, insanî olan her şeyin önemsiz ve kısa ömürlü olduğunu idrak et, dün ufacık mukus olanlar, yarın bir mumya ve küle dönüşecekler. Zamanın bir anını bile doğaya uygun geçir ve memnuniyetle ayrıl yaşamdan; tıpkı onu yaratan toprağa ve yetiştiren ağaca şükranlarını sunmak için olgunlaşınca yere düşen zeytin tanesi gibi.
Yazmanın yaşananları, hissedilenleri, öğrenilenleri sonraki nesillere aktarmak için öne kadar önemli olduğunu bir kez daha bir kez daha anlıyor insan. Yerli yabancı farketmeksizin okuyup araştırıp öğreneceğiz; bu dünya tüm insanlığa ait sadece kuralların uygulanabilmesi için, idare edebilmek için sınırlara ihtiyaç var. Yoksa insanlık dünya var olduğundan beri hemen hemen aynı şeyleri yaşayıp aynı durumlarla karşılaşıyor, olaylar karşısında benzer tutumlar sergiliyor. Biz de kullandığımız dili yazıya aktarıp sonraki nesillere “…bu dünyada bu durumu yaşayan, bu duyguyu hisseden bir tek ben miyim?” sorusunu sorduklarında yalnız olmadıklarını anlatabilelim. yazmıyorsak da yazılanları okuduğumuzda yazana yorum yapıp yazısının dağılmasına daha çok okuyucu bulmasına yardımcı olalım:)
Roma imparatorluğunda görece barış, hukuk ve refah dönemi yaratan ve imparatorluğa altın çağını yaşatan imparatorlar olarak 1. Nerva, 2. Traianus, 3. Hadrianus, 4. Antoninus Pius, 5. Marcus Aurelius’un adları geçer ve “Beş İyi İmparator” ortak adıyla tanınırlar. Buradan bana çıkan ödev de Nerva, Traianus ve Antoninus Pius’un da yazıları var mı diye araştırmak. Bulursam paylaşırım elbette…



