Kitap - Yaşam

Doppler, Erlend Loe…

Bir fizikçi bazı terimleri bambaşka yerlerde gördüğünde kısa bir an kalakalır. “…Burada bir fizik anlatımımı var yoksa…” diye düşünür ki bana da öyle oldu bu kitabı gördüğümde:)

Doppler etkisi (Doppler effect), Bir gözlemcinin, dalga kaynağının yaklaşıp uzaklaşmasına göre dalga boyu ve frekansı değişen sesi algılama şekline verilen addır.

Ses çıkaran bir dalga kaynağı, gözlemciye yaklaşırken dalgalar sıklaşır yani ses tizleşir. Dalga boyu değiştiği için frekans da değişmiştir. Benzer şekilde kaynak gözlemciden uzaklaştığında dalgalar genişler yani dalga boyu ve frekansı değişir, ses kalınlaşır. (Klasik, ambulansın yaklaştığı ve uzaklaştığı öğrenci deneyini hatırlayın…)


İşte kitapçıda bu romanı gördüğümde kitabın adını sonra kapağındaki geyik kafası resmini görünce “…Allah allah nasıl bir roman acaba?” diye elime aldım ve arka kapağını okuyunca uçakta hemencecik okuyabilirim (116 sayfa:)) diyerek satın aldım.


Erlend Loe kimdir?

Erlend Loe, Norveç’de yaşayan 1969 doğumlu yazar, senarist ve film eleştirmeni. Doppler romanını da 2004 yılında yazıyor esasında…Ben ise 2026 yılı Mayıs ayında okudum. Romanın kahramanı Andreas Doppler, Oslo kenarındaki bir ormana taşınmaya karar veriyor; ben de bu romanı bitirmek üzereyken içinde bulunduğum uçağın, iniş sırasında, bize sunduğu Litvanya’nın muhteşem orman manzarasını seyrediyordum. Öyle ki yatay yerleşimi benimsemiş ülkeyi sanki ormanın içine kurmuşlar.


Doppler romanının konusu nedir?

…Kendini geyikten başka her şey sanan ve kart oyunlarından zerre kadar anlamayan bu afacanla bir “avcı toplayıcı” gibi yaşamaya çalışan Doppler, yağsız süt krizine girince, bir adım daha ileri gidip takas ekonomisine geçiyor…

Andreas Doppler, son yılların moda deyimiyle “tükenmişlik sendromuna” yakalanmış bir adam bence. Hep çok başarılı olmuş, başarılı oldukça daha da başarılı olmak istemiş ama bir gün ormanda bisiklet sürerken düşüp kafayı da biraz çarpıp yerde birkaç saat yatınca birden başka bir şeyin farkına varıyor. Hiç tanımadığı babasının ölüm haberini düşünüyor. Tanıyamadığı ergen genç kızını, küçük oğlunu ve karısını…Birkaç saat sonra da evine gidip üç beş parça eşyayı çantasına doldurup evdekilere de “…beni akşam yemeğine beklemeyin…” diyerek hiçbir açıklama yapmadan çıkıp gidiyor. Oslo ormanlarının bir tarfında çadır kurarak orada yaşamaya başlıyor.


Bu romanı komik bularak okuyanlar olmuş ama bende öyle olmadı. Bir kere karısını sevdiğini söylüyor ara ara ama karısına iç dünyası hakkında ve evi neden terkettiği hakkında hiçbir şey anlatmıyor. Nora ile ilgileniyormuş gibi yapıyor ama yine kendi dayatmaları var aslında. Bir tek küçük oğluna karşı fazla ses çıkarmıyor ama o da çocuğun küçük yaşına rağmen aklını kullanması ve babasını sorgulayabilmesinden kaynaklanıyor bence. Öldürdüğü geyiğin yavrusuna sahip çıkıyor ama o da önceleri biraz vicdan azabından sonra ise karşısında sadece onu dinleyen ama cevap vermeyen bir canlı ile konuşmanın iyi gelmesinden yanında taşıyor. A evet elbetteki yanında taşırken Bongo’yu, ona eşyalarını da taşıtıyor. Düsseldorf, Roger ve sağcı adam ile tanışması da ayrı ayrı olaylar. (Bence Düsseldorf karakterine ayrı bir roman daha yazılır. Keşke yazar Erlend Leo benim yazdıklarımı okusa da ona da ilham olsa bu dediğim 😊)

Okurken hep bu kadar da olmaz mutlaka düzelen bir durum olacak diye bekliyor sayfaları çevirerek okuyorum ama yeni bir bebeğinin dünyaya gelmesi bile adamda yeniden bir normale dönme işareti vermiyor. Doğru Andreas Doppler’de başından geçenleri anlatırken “normal” kavramını sorguluyor zaten.

Ben de diyorum ki senin normalin benim normalim diye yaşayamayız. Toplum içinde bazı normlar vardır ve herkes asgarî müşterekte bu nomlarda buluşmak zorundadır. Toplumun düzeni ve refahı için bu gereklidir.

Düşündürmek için farklı bir anlatım tarzına sahip başarılı bir romandı. Bu Norveçli yazarların ilginç bir şekilde akıcı bir anlatımları var zaten. Kitap bir de son sayfasında sayfanın ortasında “devam edecek” ve arka sayfasının ortasında da “inşallah” yazıları ile bitiyor ki gülümsemeden edemedim. Acaba orjinal dilinde de mi böyle yoksa bizim çevirmen mi öyle yaptı ne dersiniz?

Sonuçta keyifli bir kitaptı, hemen arkasından dönüş yolculuğunda Ian McEwan’ın Neyi Bilebiliriz? adındaki romanına başladım. Bu roman da ilginç ve değişik bir anlatıma sahip ama klasik bir İngiliz yazar anlatımı olduğunu durağanlığından rahatça anlayabilirsiniz. Elbette burada durağandan ne kastettiğimi anlatacak olsam sayfalar sürecektir 😊 Kısaca diyebilirim ki her karakter için katmanlı ve yavaş açılan anlatımlar var. Bitirince onu da anlatırım biraz:)

Herkese keyifli okumalar🙋‍♀️

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir