Kitap - Yaşam

Gece Yarısı Treni, Matt Haig…

Okumak o kadar güzel bir şey ki kelimelerle anlatılması güç gerçekten yaşanarak anlaşılması gereken bir duygu durumu….

Evet biliyorum klişe bir tanımlamayla başladım, soruyorum klişe kötü bir şey mi? Yoksa günümüz dünyasında her gün yep yeni bir içerik üretmeye daha doğrusu tüketmeye alışmış insanoğlunun “aynı” lardan bunalması mı? Sosyal medya ortamının daha yeni, daha yeni, daha yeni, daha cazip dayatması mı? bizim klişelerden uzak durmamızı bağırıyor sürekli…

Oysa severek giydiğimiz tişörtü neredeyse her gün giymek isteriz değil mi? Aynı olmasından endişelenmeyiz. Sevdiklerimize neredeyse aynı sözcüklerle hitap ederiz ve bir endişe duymaz aksine aynı lezzeti almaktan hoşnut oluruz. Gittiğimiz seyahatlerde “klişe ama bu pozu burada ben de vereceğim” demenin tadına varırız. Yüzümüzü güldürür. Eee o zaman?

Tamam farkettim başlıkta bunlar yazmıyor:) ama kendime yeni bir konu bulup onun peşine düştüm şimdilik burada kesiyorum.

Gece Yarısı Treni’nin konusu nedir?

Babası ikinci dünya savaşında ölen, kardeşinin ölümüne bir araba kazasında tanık olan ve romanın başlangıcında seksen yaşında olan Wilbur adındaki adam romanın baş kahramanıdır.

Wilbur aşık olarak evlendiği, sonra romanda okuyacağınız şekilde de ayrıldığı eski karısı Maggie ile telefonda duygusal bir konuşma yapar ve hayatını kaybeder. Önce –Jon Fosse’nin Sabahtan akşama romanında olduğu gibi- ölüp ölmediğini tam anlayamaz ve kendini bir tren istasyonunda bulur. Çocukluğundaki kitapçıdan hatırlayacağı Agnes tarafından trene bindirilir. Agnes, Wilbur’un geriye doğru yapacağı ve sonsuzluğa giderken hayatını bir daha gözden geçireceği ama müdahale edemeyeceği? bu yolculukta Wilbur’a rehberlik edecektir.

Kasabasında gençken çalışmaya başladığı, her gelen müşteriye beğenebileceği kitapları önerdiği, işinde çok başarılı olup bir gün o kitapçının ve sonra pek çok ülkede açacağı kitapçıların sahibi olan Wilbur’un geçmiş yaşamındaki önemli istasyonlara birlikte bakarken biz okuyucularında kafasında soru işaretleri oluşturan bu romanı çok beğendim doğrusu…

Gece yarısı treni romanının anlatım tarzı…

Matt Haig, tıpkı Gece Yarısı Kütüphanesi’nde olduğu gibi bu romanında da büyülü gerçekçilik anlatım tarzını kullanmış. Böylelikle insanların sonrasında neler olacağını anlayamadığı, nasıl olduğunu bilemediği, bu sebeple de konu olarak bile uzak durmaya çalıştığı bir kavramı, istasyon ve tren metaforlarını kullanarak okuyucularına, güvende hissettiği okuma alanlarında, nazikçe anlatıyor sanki…

Benim için ilginç olan bir şey de son tren seyahatimde pencereden dışarıyı seyrederken tam da bu benzetmeyi içimden yapmış olmamdı. Çeşitli şehirlerden geçerken akıp giden zaman, hareketli görüntüler, kiminde uzun kiminde kısa bir an durulan istasyonlar, bazen aktarma yaparak başka bir trene biniş, kimi yaşadıkların hiç bitmesin isterken kimilerinde orayı çabucak geçmeyi dilemen derken “acaba tıpkı bu şekilde mi seyredeceğiz hayatımızı o son anda?” diye düşünmüştüm.

Üstüne de evimde okumaya başladığım bu güzel romanı bir tren seyahatinde bitirdim. Okuyup bitirdikten sonra da zihnimi kurcalamaya devam etti ve açıkçası daha da edeceğe benzer.


Her insanın sürdürdüğü bir hayat var. Yaşanılanlar da o an yaşandığı ile kalıyor. Yaşanılanların doğru ya da yanlış olmalarının etkilediği başka insanlar ve onların yaşantılarında meydana getirdiği değişiklikler de ancak filmi geriye sarınca görülebiliyor. O hâlde şimdi kontrol edebileceğimiz bir durum var: Doğru bildiklerimizi yaptığımızı düşündüğümüz her ânın farkında olmaya çalışmak. Şöyle ki:

Japonların çay seremonilerini duymuşsunuzdur. Sahip oldukları anlayışlardan birini de kavramlaştırmışlar, “Ichigo Ichie”. Bunun anlamı, tek bir an, tek bir şans demek. Yaşamımızda her bir sohbetimizin, karşılaşmalarımızın bir daha aynı kişi ya da kişilerle, aynı ortamda, günün aynı saatinde, aynı güneş ışığı ya da yağmurun sesinin eşlik ettiği şekilde, gerçekleşmeyecek eşsiz bir durum olduğunu anlatır.

Bu kavramı aklımızdan hiç çıkarmadan yaşayabilirsek, acaba diyorum geçtiğimiz istasyonların her birinde ve aralarındaki yaşam dilimlerinde daha fazla hoşnutluk verebilir ve daha fazla hoşnut kalabilir miyiz? Sahip olduklarımızın kıymetini daha iyi bilebilir miyiz? Aldığımız her nefesin şükrünü duyabilir miyiz? Sevdiklerimize sıkı sıkı sarılabilir miyiz? Bir çiçeğin yaprağının güzelliğinde güzelleştirebildiğimiz hayatları görebilir miyiz?


Sorduğum sorunun üstüne yazmaya devam etmeyeceğim şimdilik…

Çağdaşımız bir yazar olan Matt Haig’e selam olsun. Yine çok güzel bir roman yazmış.


Not: Bazen yazmayı unutuyorum ama tüm kitaplarımı kendim satın alıyor, okuyor ve kendi beğenimi aktarıyorum. edebî bir inceleme de yapmıyorum. Sanırım yine de #reklam yazmam gerekiyor, bilemiyorum:)

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir