O kadar hoş, o kadar güzel bir romandı ki…Kısa bir süre önce bitirmeme rağmen hatırama yerleşen ve hatırladığımda kaybettiğim, sevdiğim ve tanıdığım bir yakınımı hatırlamış gibi hüzünle karışık gülümseten bir roman…
Bu kadar duygusal bir romanda yer yer gülerken ya da gülümserken de buldum kendimi. Esasen çok duygusal bir romandı ve Gospodinov’un baba ölümünü kendisine anlatabilmesinin yolunu bize roman olarak sunabilmesi ihtişamlıydı…
Beni ilk çarpan cümle “Babam bir bahçıvandı. Şimdi ise bir bahçe. ” cümlesi olmuştu…
Sonraki sayfalarda seçemeyeceğim kadar çok etkileyici cümleler var. Ancak şöyle bir alıntı yapayım: …son gece, oğul, babasının yanına uzanır ve sonu beklerken:
“…Babamı uğurluyordum ve en azından kapıya kadar, yaşayanların gitmesine izin verdikleri yere kadar ona eşlik etmek istedim…”
Ne kadar dokunaklı bir anlatım…Nasıl ama nasıl yazmış?
Benim babam öldüğünde ben çocuktum. Hastaydı, romandaki anlatıcının aksine son nefesini seyretmek benim için bir seçim olmamıştı, yanındaydım, balkona girip çıkıyordum, tam balkondayken annem çağırdı, gittim ve yatağının yanında donup kaldım. Annem “…öpmek istersen öpebilirsin…” dedi. Sol yanağı bana dönüktü, öptüm ve o dağ gibi adam yani babam, hastalığı süresince hep dua ettiği gibi sağ tarafına dönüp kelime-i şahadet getirirken son nefesini verdi; gerçekten son nefesini vermek ne demekmiş gördüm ve duydum. O günlerde ve sonrasında uzun bir süre için hatırladığım tek duygu ise kızgınlıktı.
Bahçıvan ve ölüm romanında anlatıcı olan oğul, babasının anılarıyla çocukluğunu, o dönemin ve daha da geçmişin Bulgaristan’ınını da bize anlatıyor. Bunu babasının aracılığı ile yapıyor. Babası çok iyi bir hikâye anlatıcısıdır. Bir de sigara tiryakisi…Öyle ki kanseri ilerlediğinde son günlerinde canı çekince bir bütün sigarayı içemese de yarım sigara içiyor. Tıpkı benim babam gibi…
Romanda baba, sosyalizmin çöküşünden önce bir psikiyatri kliniğinde hem bahçıvanlık yapıyor hem de hastalarla beraber bahçe işleri yapıp bir şekilde terapilerine yardımcı oluyordu.
“…On yedi yıl önce kanserden neredeyse ölüyordu ve bahçıvanlık hayatını kurtarmıştı; arka bahçesinin küçük çölünü çiçek açtırmıştı. Bahçe aracılığıyla konuşurdu, ” Oğlu babasını ilkbaharda ziyaret etmeyi severdi düşünceleri bu izleri taşırdı, “…ve sözleri elmalar, kirazlar, büyük kırmızı domateslerdi…”
Bu alıntı da oğlunun sesinden: “…çiçek açmış bir erik ağacının dalları arasına başımı gömüp, gözlerimi kapatarak arıların vızıldayan Zen sesini dinlerdim.”
(O oğul her sene yeniden çiçek açan erik ağacının dalları arasından sesleri dinleyebilecek, eksik olan ise babasının sesi olacak. Belki de belki de dalların rüzgâr ile titreşmesinde babasının da bir rolü olacaktır, kim bilir…)
Romanda baba, Kasım ayında yeni bir kanser teşhisi alıyor ve Aralık sonunda da ölüyor. Gözü gibi baktığı bahçesi iki çocuğuna miras kalıyor. Bir süre sonra bahçe kışa bürünüyor. Tabii ki baharda tekrar canlanacak, erikler çiçek açacak, çiçekler mis gibi kokacak ve arılar vızıldayacak… Anlatıcının dediği gibi Baba, gerçekten çiçekler, meyveler aracılığıyla konuşuyorsa o halde baharda tekrar konuşmaya başlayacak öyle değil mi?
İşte bu duygusal cümle de burada yerini bulur:
“Evet, babam bir bahçıvandı. Şimdi o bir bahçe.”
Georgi Gospodinov, Bulgaristan’ın Sofya şehrinde yaşayan bir yazar, şair ve oyun yazarı. Sofya Üniversitesi’nde Bulgar Filolojisi okuduktan sonra Bulgaristan Bilimler Akademisi Edebiyat Enstitüsü’nde Yeni Bulgar edebiyatı üzerine doktora yapmış. Eserleri en çok çevrilen Bulgar yazarlarından biri olan Gospodinov’un Hüznün Fiziği ve Zaman Sığınağı romanları da dünya çapında ün kazandı. Onları henüz okumadım ama en kısa zamanda okuyacağım!
Bu romanı okuduğum sıralarda Fasulye Ayıklama Sanatı Üzerine Bir Tez, Yanlış Hedef, Muhabbet romanlarını da okudum ve bitirdim. Yani yakında, umarım, onlardan da burada bahsederim. Şu anda ise Transkripsiyon ve Emma‘yı okuyorum. Elbette arada çeşit çeşit dergilere de göz atmışlığım var:)


