Kitap - Yaşam

Ayrılış(lar), Julian Barnes

Aslen 1946 İngiltere doğumlu olan yazar Julian Barnes yazdığı romanlarla Fransa’da oldukça popüler bir yazar olmuştur. Belki bunda kendisinin de Fransa hayranı olmasının etkisi vardır.

Julian Barnes polisiye türünde romanlar yazdığında Dan Kavanagh mahlasını kullanmış. Bu mahlası kullanırken de ayrı bir yazınsal tarz benimsemiş hatta Kavanagh kişiliği için ayrı bir hayat hikâyesi bile oluşturmuş. Renkli bir kişilik öyle değil mi?

Barnes’ın tanınmasını sağlayan roman Falubert’in Papağanı adındaki romanı olmuş. Burada baş karakter Gustave Flaubert hayranı bir doktordur. Gustave Flaubert ise Fransız edebiyatında modern romancılığın öncüsü ünlü bir roman yazarıdır. Dolayısıyla Barnes’ın bu romanı Fransa’da büyük bir beğeniyle okunmuş.

Uzun yıllar kanserle mücadele eden yazar, üstüne bir de ilerleyen yaşı ile beraber bazı şeyleri de unutmaya başlayınca son romanı olarak bu “Ayrılışlar” romanını yazmaya karar veriyor. Henüz yaşayan bir yazarın böylesi bir karar ile son romanını yazdığı cümlesi elbette beni etkiledi ve alıp okumaya karar verdim.


İyi ki de alıp okumuşum. Farklı bir anlatım tarzı daha tanıdım ve severek okudum. Roman biraz otobiyografik biraz kurmaca, biraz deneme tarzında…Kısa, anlaşılır, öğütler göze sokularak ya da metaforlara yedirilerek verilmemiş. Almak isterseniz alırsınız, öyle, cümleler arasına doğal olarak yerleşmiş…

Korona döneminde hastalığı ile başa çıkması, haklarında herhangibir şey yazmamaya söz verdiği arkadaşlarının gençlik ve yaşlılık dönemlerindeki aşk gel gitlerini romanın içinde aktarması, ölüm, yaşam ve hatıralar üzerine felsefik üşünceleri aktarması, yorumlaması romanı sanki günlük hayatın içindeki konuşmalarmış gibi algılatıyor. Sanki birilerinin sohbetini dinler gibi…

Ayrıca ilginç bir rastlantı daha oldu, bu romanda da “normal” kavramı karşıma çıktı. “…Proust’un da tedavisini kabul ettiği…,nörolog Charcot’un öğrencisi Paul Sollier, normal diye adlandırılan kişilerin zihinsel durumlarını karşılaştıran bir sistem geliştirmişti ki bunun sonunda IQ testleri oluştu…” şeklindeki bir cümleyi alıntılayabilirim burada; daha önce yazdığım bir yazıda incelediğim bir kavram olan normal kavramının burada da incelenmiş olması benim için oldukça dikkat çekici olmuştu.

Yazarın “…Hepimiz belleğin kimlik olduğunu biliyoruz; belleği çekip alın , bize geriye ne kalır?…” cümlesini okuduktan sonra da epey düşünmek gerekiyor bence; ben çok yakınımdaki bir insanda gördüm, durup boşluğa baktığında soruyordum: “ne düşünüyorsun?” …hiçbir şey…” dediğinde inanamıyordum, o zamn da çok düşünmüştüm ve her ölümlü gibi fazla da düşünmemeye karar vermiştim…

Yazarın kendini didaktik bir yazar olmadığını anlatırken verdiği örnek de çok güzeldi: “…Romancılar daha büyük bir bilgeliğe sahip olduklarını varsayarak okurlarına tepeden bakmamalılar. Bunun yerine ben adı bilinmeyen bir ülkenin adı bilinmeyen bir kasaba kafesinde kaldırımda karşılıklı oturmuş bir yazar ve okur imgesini yeğlerim. sıcak bir hava ve önümüzde soğuk içkiler. Yan yana, önümüzde geçip giden yaşamın çok ve çeşitli ifadelerine bakıyoruz. İzliyor ve düşüncelere dalıyoruz…”


Ayrıca yine bir uçak yolculuğunda bana eşlik eden bu kitabı okumak çok zevkliydi. Herkese tavsiye ederim.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir